6 Mart 2015 Cuma
Yeni dünyaya açılan kapı; Sevilla
1 milyondan fazla nüfusuyla İspanya’nın en önemli şehirlerinden biri, modern Endülüs’ün ise kalbi Sevilla. Bu şehirde kaybolmak için illa gece olması gerekmiyor; şehir, her vakitte kaybolmanın adresi misafirine. İnsan bu şehirde umulmadık anlarda sürprizlere denk gelebiliyor…Sevilla, son Endülüs Granada’nın düştüğü an, ‘yeni dünya’ keşiflerinin kapısı olmuştu. Tarihin bir sayfası yanı başında, Granada’da kapanırken; yepyeni bir sayfa açıyordu kendisi buna hiç aldırmadan... İspanyol hükümdarların desteğiyle Kristof Kolomb, devasa okyanusa ve bilmeden Amerika’yı keşfedeceği günlere bu şehrin limanından yelken açmıştı... Bu şehir, çok sayıda denizcinin çıkış noktası olmuştu. Avrupalılar için sisler altındaki dünya Sevilla aracılığıyla yavaş yavaş beliriyordu artık. Buralardan gelen yeni mallar, tüccarlar tarafından şehrin meydanlarında satılıyordu. Asırlar boyunca ihtiyaca göre yeni meydanlar kurulmuş, olanlar günün vaziyetine göre değişmişti. 20. yüzyılın başındaysa yeni bir ihtiyaçla, eski şehrin hemen dışına, EXPO fuarı için büyük bir meydan inşa edilmişti. Etrafında tüm İspanyol illerinin köşeleri bulunan meydanın adına da İspanya denilmişti. Ortasında faytonların yol aldığı, çevresi büyük sarayla çevrili meydan, Japon balıklarının renklendirdiği su kanalları ve çini sanatıyla süslendirilmiş şekilde her gün binlerce misafirini ağırlıyor.Şehrin arapsaçı sokaklarında ilk olarak pansiyonu bulmaya koyuldum. Haritasız, sadece adresi bilerek yol alıyordum güneş-görmez sokaklarda. Birbirine benzer dar sokakların arasında ilk başta sadece tek nefeslik küçük yeşil alanlar fark ediliyordu. Hava kararmış, loş lambalarla aydınlanmış sokaklar karmaşık geliyordu. Çok geçmeden, yaklaşık bir metre genişliğindeki (darlığında) sokakta pansiyonu bulmuştum. İngilizce bilmeyen, ellilerindeki pansiyon sahibiyle hâl diliyle anlaşıp, çinili şehir Sevilla gibi çinilerle süslü odaya eşyaları bırakmıştım. Zaman harcamadan şehrin asırlık sokaklarına koyuldum, tarihin bugüne bıraktıklarını görmek, kısa da olsa Endülüs’ün Atlas’a açılan beldesini tanımak için... Karmaşık ve dar sokakların birinde konumlanmış bu pansiyonu kaybetmemek için bazı sembol binalar seçtim, dönüş yolunda kolaylık olsun diye. Yakınlardaki gül kurusu rengiyle Salvador Kilisesi’ni aklımda tutarak, altın sarısı renkteki binanın önünde sigarasını tüttüren siyah kasketli adamın önünden geçip, Galata’nın ıssız sokaklarını anımsatan Santa Cruz’a bıraktım kendimi. Asırlar önce, İspanya’nın Yahudileri bu topraklardan sürmesinden önce, Sevilla’nın Yahudi mahallesiydi Santa Cruz. Günümüzde bu unvanıyla da tanınmasına rağmen, ironik biçimde resmî ismi Santa Cruz/Kutsal Haç.Plaza NuevaGiralda’nın gölgesinde Endülüs raksıŞehrin sıkışık yapısı arasında ansızın karşılaşılan küçük meydanlar oldukça fazla. Bunlar arasında belki şehrin en büyüklerinden sayılabilecek olan Plaza Nuevo’ya (Yeni Meydan) düşüyor yolum. Eski şehrin ortasında, koca ağaçların gölgesinde sakin bir meydan. Ötede göğe doğru Giralda uzanıyor, hemen yanındaysa gece mavisinde şehrin üzerine parlayan ay. Devasa katedralin ve Giralda’nın yanına belediye binasının köşesindeki faytonların arasından geçerek İstanbul’un Divanyolu’nu anımsatan caddenin sonunda vardım. Müslümanlar zamanında Ulucami’nin dikildiği yerde bugün katedral var. Cami yıkılıp yerine Gotik mimaride inşa edilen katedral, hafif ışıklandırmasının da etkisiyle hayli masalsı duruyordu karşımda. Etrafın karmaşık şehir seslerinden sıyrılıp karanlığın sessizliğine dikkat kesilince, yıldızların altında tüm haşmetiyle dikilen bir yapı görüyordum sadece. Cami olduğu zamanlardan bugüne ise Giralda olarak anılan minare (bugün, çan kulesi) kalmıştı. Tüm heybetine rağmen Katedralin yanında vakur bir şekilde dikiliyor, fotoğraf karelerine sığdırılmaya çalışılıyordu… O sırada caddenin bir kıyısında, yörenin müzik grubu şehre melodiler saçıyordu. Endülüs’ün bugünkü kalbi Sevilla’da Endülüs raksı sahneleniyordu karşımda, Giralda’nın gölgesinde...GiraldaHerkül’ün altında aynı telaşGecenin sırlı şehrinin yerini güneş doğduktan sonra rengarenk sokaklar almıştı. Gizemi gitmiş, pastel renklerle cümbüşe dönmüş, samimi bir şehir olmuştu Sevilla birkaç saatte. Sokakların karmaşıklığı değişmemişti ama. Bu şehirde kaybolmak için illa gece olması gerekmiyordu, şehir, her vakitte kaybolmanın adresiydi misafirine. Aydınlık vakitte de umulmadık anlarda meydanlara, tarihi yapılara denk gelebiliyordu insan…Sokakları haritasız arşınlarken yolum La Alameda’ya vardı. Bin yıllar öncesinden, Roma döneminden kalma iki sütunun süslendirdiği, hipodromu andıran biçimiyle büyük bir köy meydanı gibiydi burası. Bisikletli çocukları, bahçe gibi hafif engebeli arazisi ve uzunca ağaçlarıyla… Roma sütunlarının birinin tepesinde mitolojiden tanıdığımız Herkül, diğerinde ise Roma İmparatoru Jül Sezar heykeli yer alıyordu. Herkül’ün gölgesinde Sevillalılar sabah vaktinde işe yahut okula yetişme telaşındaydı. Tıpkı, eski şehrin kalbine tezatlık olsun diye saplanmış post-modern Metropol Parasol’un altından hızlıca geçen eli kahveli insanlar gibi… Bu hâller dünyanın tüm metropollerinde benzerdi artık.ArenaMacarena’da renk cümbüşüŞehir, asırlar boyunca Müslümanların kontrolünde kalmış, bazı hanedanlarda devlete payitahtlık dahi yapmıştı. İşbiliye olarak haritalarda yer edinen şehrin o zamanlarına ait eserler görmek, diğer Endülüs şehirleri gibi burada da hâlâ mümkün. Bollywood filmlerinden alıştığımız Hint diyarına ait renkli yapılara benzeyen Macarena Kapısı ve şehir surları, asırlar önce hüküm süren Muvahhidler zamanından bugüne ulaşmış İslam dönemi eserleri... Kapının ardındaki sokaklar da renk cümbüşünde ondan geri kalmıyordu; sarıyla pembenin, kahverengiyle beyazın kaynaştığı yüzlerce hane yer alıyordu. Buralar turizm piyasasına meze olmamış, hâlâ şehrin gerçek sahiplerine, Sevillalılara ait olmaya devam ediyordu.MacarenaNehrin Altın Kule’siAnadolu’nun Yunancaya dayalı isimleri gibi Endülüs’ün de Arapçaya dayalı isimleri fazlaca mevcut. Bunlardan biri de, sokaklarında yönsüz dolaşırken kıyısına vardığım koca nehir, Guadalquivir. Arapça vadi el-kebir kelimesinin İspanyolcaya uyarlamasıyla bugünkü halini almış. Etrafında sabah sporunu yapan, evcil hayvanlarını dolaştıran yahut bisikletleriyle dolaşanların yanı sıra nehrin seyrine dalıp aheste yürüyenler de vardı. İleride, altından kanoların kürek salladığı köprü Tony Gatlif’in Vengo filminden hatırımda kalan İsabel Köprüsü’ydü. Köprünün diğer ayağında, mescidi andıran görünümüyle şapel duruyordu filmdeki gibi… Nehir hayli geniş olduğundan yüzyıllar boyunca kent, liman kenti işlevini de görmüş bu toprakların, güneyde Atlas’ın kıyısındaki Cadiz şehrine rakip olmuş. Öyle ki, şehrin en meşhur simgelerinden biri olan nehir kıyısındaki Altın Kule, Marakeş merkezli Muvahhidler zamanında Sevilla limanının koruyucusu olarak yapılmış. Bugün asırların hatıralarını saklayarak, fotoğraf karelerinin vazgeçilmezlerinden biri olarak dikiliyor. Bir İspanyol ise biraz uzağında bağdaş kurmuş, Altın Kule’yi beyaz sayfaya karakalem çalışıyor.İspanya Meydanı1 milyondan fazla nüfusuyla İspanya’nın en önemli şehirlerinden biri, modern Endülüs’ün ise kalbi Sevilla. Yine de içinde kaybolmayı, sokaklarında tarihe dalmayı başarıyor insan. Fakat, Endülüs topraklarından ayrılma vakti gelmişti artık. Yeryüzünün bu sarı-sıcak coğrafyasına The Doors’un Spanish Caravan şarkısındaki şu sözlerle veda etmeli:Götür beni karavan, al götür beni,Portekiz’e götür, İspanya’ya,Başak tarlalarıyla dolu Endülüs’e götür,Seni tekrar tekrar görmeliyim…
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder