23 Mayıs 2014 Cuma
İyi olunca 'biz yaptık' kötü olunca 'kader' mi?
Manisa’nın Soma ilçesindeki maden ocağında yaşanan faciada 301 kişi hayatını kaybetti. Facia hakkında ‘kader, takdir-i ilahi, bu işin fıtratında var’ ve ‘ihmaller var, kader denemez’ şeklinde iki farklı yorum yapıldı. Peki, kader kulların sorumluluğunu ortadan kaldırır mı? Suriye’de sahabenin önde gelenlerinden pek çoğunun vefat ettiği bir veba salgını meydana gelir. Hz. Ömer, bu durumu yerinde görmek için Suriye’ye gider. Karantina bölgesine girip girmeme konusunda yanındaki sahabilerle istişare ettikten sonra salgın bölgesine girmeyip geri dönmek ister. Bunun üzerine, Ebu Ubeyde (ra), “Ya Ömer! Allah’ın kaderinden mi kaçıyorsun?” diye sorar. Hz. Ömer de, “Ey Ebu Ubeyde! Keşke bu sözü senden duymasaydım! Evet, Allah’ın kaderinden kaçıp yine O’nun kaderine sığınıyoruz. Farz et ki develerin, bir tarafı otlu diğer tarafı kıraç olan bir vadiye inmiş olsun. Onları otlu yerde de otlatsan, kıraç yerde de otlatsan yine Allah’ın kaderiyle otlatmış olmaz mısın?” diyerek cevap vermişti. Bunun üzerine Abdurrahman b. Avf da (ra), “Ben Resulullah’ın; ‘Bir yerde veba olduğunu duyarsanız, oraya girmeyin, şayet salgın sizin bulunduğunuz yerde ise oradan çıkmayın.’ buyurduğunu işittim.” der. Sahih-i Müslim’de geçen bu hadise, Hz. Ömer’in menfi olsun müspet olsun insanın bütün yaptıklarında, tedbire riayet etmesinin kader olduğunu vurguluyor. Bu güzel örnekle Hz. Ömer’in kaderi, Allah’ın ilmi olarak kabul ettiği anlaşılıyor.Kaza ve kader meselesi, insanlık tarihi boyunca hep muamma olarak görüldü ve üzerine tartışmalar yapıldı. Geçtiğimiz hafta Manisa’nın Soma ilçesindeki maden ocağı faciasıyla da tekrar gündeme geldi. Bu olayın hemen ardından iki belirgin tavır ortaya çıktı. Bir kesim kazaların hayatın bir parçası olduğunu savunarak ölümlerin kader olduğunu ileri sürdü. Bir başka kesim de kazalar her ne kadar hayatın bir parçası olsa da, yetkililerin hukuki ve insani gerekli önlemleri almayarak insan hayatını tehlikeye soktuğunu ve bu facianın kaderle bağdaştırılmaması gerektiğini savundu. Bu tarz söylemler, insanların zihninde “Kadere iman siyasete malzeme mi yapılıyor? Kader kulların sorumluluğunu ortadan kaldırır mı? İhmaller kaderle açıklanır mı?” şeklindeki soruları da beraberinde getirdi.Kader inancı kadercilikle karıştırılıyorKaderin tayini noktasında İslam âlimlerinin görüşleri farklı. Kimi kaderi tayinde Allah’ın (cc) tek başına hükmü olduğunu ve kulların fiillerini yarattığını, kimi ise Yaratıcı’nın ‘adil’ olma vasfı ve sıfatı nedeniyle, insanın seçimini yapmasıyla bir nevi kendi cüz-i kaderini belirlediğini kabul ediyor. Seçme yetisi, irade ve akıl ile donatılması itibarıyla Allah, seçme sorumluluğunu insana yüklüyor. İnsan cüz-i iradesiyle fillerini belirleyebiliyor. Ancak Soma faciası sonrası yapılan yorumlardan da anlaşılıyor ki kader inancı ile kadercilik karıştırılıyor. İslam dini kaderi bir inanç esası olarak tespit ediyor ancak kaderciliği (kaderde ne varsa o olur, deyip ameli terk etmeyi) yasaklıyor. Nitekim tembellik ve ihmalkârlıklar kadercilik yapmaya yönlendiriyor. İslam düşünce tarihinde zaman zaman bilinçli ya da bilinçsiz ihmalkârlık nedeniyle ortaya çıkan her olayın İlahi bir yazgıymış gibi kabullenilmesi, bu konudaki sorumluluğun üstlenilmemesi İslam ve insanlık adına talihsiz bir durum. Nitekim Fethullah Gülen Hocaefendi, maden faciası sonrası hissiyatında Soma’daki hadisenin ‘kader ve şehitlik’ sözcükleriyle geçiştirilemeyeceğine dikkat çekerek şu andan itibaren mutlaka derin muhasebeler, kuşatıcı değerlendirmeler, geniş projeler ve ileriye dönük tedbirler ortaya koymak gerektiğini ifade ettiğini belirtti. Hocaefendi, İslâm’ın ortaya koyduğu hükümlerin temel gayesinin, zaruriyat-ı hamse dediğimiz ‘din, can, nesil, mal ve aklın korunması’ olduğunu dile getirerek, insan hayatına yönelik her türlü suça, derecesine göre kısas, diyet ve kefaret adları altında farklı cezalar takdir edildiğini söyledi. Soma’daki facianın bazı yönleri itibarıyla İslam hukukundaki ‘tesebbüben katil’ (sebep olmak suretiyle öldürmek) mevzuuna dahil bulunduğunu, halbuki sebeplere riayet etmenin de Allah’a karşı saygının gereği olduğunu ifade eden Hocaefendi, esbabı gözetmemenin ise hem Hakk’a saygısızlık hem de sorumsuzluk sayıldığını dile getirdi. Katlin her türlüsünden tir tir titremek gerektiğini, sorumluların burada olmazsa ötede mutlaka onun cezasını çekeceklerini belirtti.Kaderde irade ve seçme hürriyeti veriliyorKaza ve kader, İslâm inancının temel kavramlarından. İlmi çevrelerde ikisi birlikte tek kavram gibi kullanılsa da, halk arasında kader kavramı daha yaygın. Kaza lügatte; hükmetmek, yapmak, tamamlamak, ölmek, öldürmek, beyan etmek, yerine getirmek, mecbur etmek ve borcunu ödemek gibi çeşitli manalara geliyor. Kader ise ölçü, bir şeyi ölçüye göre tayin ve tespit etmek manalarında kullanılıyor. Bu iki kelimenin kök manalarının dışında kelâm ilmindeki ıstılahi manaları daha farklı. Ehl-i Sünnet kadere imanda insanın irade ve seçme hürriyetini kabul ediyor. Buna göre kulların bütün fiilleri Allah’ın yaratması, iradesi, hükmü, kaza ve kaderiyle oluyor. Fakat bu hususta cebir ve zorlama yok. Çünkü Allah, insana bir irade vermiş ve onu isteklerinde serbest kılmış. İnsan bu ihtiyarını, tercih hakkını isterse iyi yola, isterse kötü yola sevk eder. Cenab-ı Hak da onu yaratır. Buradaki önemli olan husus insana verilen iradeyi nerede nasıl kullandığı. Nitekim Allahu Teala, Nisa Sûresi’nde, “Ey insan! Sana gelen her iyilik Allah’tandır. Başına gelen her fenalık ise nefsindendir.” buyuruyor.İmam-ı Azam Ebu Hanife Hazretleri el-Fıkhu’l Ekber’de “Kulların bütün fiilleri, Allah’ın meşieti, ilmi, kazası ve kaderiyledir.” diyerek insan fiillerinin kaza-kaderle ilişkili olduğunu ifade ediyor. Levh-i Mahfuz’daki bu yazmayı, ‘hüküm olarak değil vasıf olarak yazma’ şeklinde kayıtlandırıyor.‘Sorumluluk kişiye aittir’Bediüzzaman Said Nursi, Kader Risalesi’nde, kader ile kulun iradesinin, kulun iradi fiillerinde nasıl birleştikleri sorusuna yedi vecihle cevap veriyor. Bu vecihlerden altıncısında, itikadi mezheplerin kulun iradesine bakışını ele alıyor. Buna göre, cüz’i iradenin (kulun iradesinin) özü ‘meyelan’dan ibaret. Yani cüz’i irade, fiillerimiz öncesinde bilincimizde meydana gelen bir ön meyil. Biz bir şeye meylederiz, bizim meylimizin hemen ardından, yani bizim niyet ve yönelişimizden sonra Cenab-ı Hak yöneldiğimiz fiili yaratır. Ancak meyil ve yöneliş bize ait olduğundan sorumluluk da kişiye aittir.Üstad Hazretleri, kader ve cüzi iradenin, iman ve İslamiyet’in son mertebesinde olduğunu açıklayarak şunları söylüyor: “Kader nefsi gururdan, cüzi irade ise sorumsuzluktan kurtarmak içindir, bu sebeple imana dair meseleler arasına girmişlerdir. Yoksa inatçı nefs-i emmarelerin, işledikleri günahların sorumluluğundan kurtulmak için kadere yapışmaları, kendilerine nimet olarak verilen güzelliklerle övünüp gururlanmaları ve bunları iradelerine dayandırmalar, kader sırrına ve cüzi iradenin hikmetine tamamen zıttır. Bunlar ilmi meseleler değildir.”
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder