24 Ekim 2014 Cuma

Evlerinizi kabristana cevirmeyin!

Peygamber Efendimiz (sas) ‘Evlerinizi kabristanlara çevirmeyiniz.’ sözüyle ümmetini uyarıyor. Çünkü mü’minler için ‘dünya cenneti’ olabilecek haneler, namazdan ve Kur’an-ı Kerim’den yoksun kalınca ölü mekânlara dönüşüyor.Hemen herkesin tecrübe ettiği duygudur. Bazı evlere girildiğinde ferahlık hisseder insan. Metrekaresinin büyüklüğü ya da eşyaların yeniliğinden değil, adı konulmayan bir iç genişliği yaşatır misafirlerine. Bazıları da istediği kadar düzenli ve gösterişli olsun, gelenin ruhunu sıkar. Sebepsiz hüzünler çökertir insanın yüreğine.Din dışı kaynaklar bunu ‘enerji’, ‘aura’ gibi terimlerle açıklar. Evin havasını meditasyonlarla, tütsülerle güzelleştirmeye çalışır. Peygamber Efendimiz ise ümmetini asırlar öncesinden, ‘Evlerinizi kabristana çevirmeyiniz.’ sözleriyle uyarıyor. Bundan korunmanın reçetesi olarak da namaz ve Kur’an-ı Kerim’i gösteriyor. Zira kabristana dönen bir ev sadece dünyadaki huzuru kaçırmıyor, kaybolan ahiret hayatının da habercisi oluyor. İşte bu noktada, hayatın her alanını kuşatan din, evleri de sadece bir barınak olmaktan çıkarıyor. Onlara ruh ve gönül dünyasını da besleyecek, manevi kötülüklere karşı duvar olacak bir vazife yüklüyor.Bunun en açık örneği ise Kur’an-ı Kerim’de dini yaşama ve tebliğ konusunda dikkatlerin aile mefhumuna ve evlerin fonksiyonuna çekilmesi. Nitekim tevhid mücadelesini yürüten Hz. Musa ve kardeşine işe nereden başlaması gerektiğinin öğretilmesi Yunus Sûresi’nde şu ayetle anlatılıyor: “Musa’ya ve kardeşine şöyle vahyettik; şehirde kendi insanlarınız için bazı evleri karargâh edinin, kendi evlerinizi ise bir mabede dönüştürerek ibadetlerinizi eda edin. İşte bu takdirde müminleri müjdele.”Peygamber Efendimiz (sas) ise, ‘Evlerinizi kabre çevirmeyiniz.’ diyerek ümmetini uyarıyor. Zira bir Müslüman için dini yaşamada çekirdek mekân vasfına sahip evler, iman hakikatlerinden uzak kaldığı takdirde barınaktan farkı kalmıyor. Peygamber Efendimiz böyle haneleri, ‘kabristan’ olarak niteliyor.Ailemiz için en korunaklı mekânları bu tehlikeden korumanın yolu önce namazdan geçiyor. “Namazınızın bir kısmını evlerinizde kılınız da oraları kabirlere çevirmeyiniz.” diyerek ümmetini uyaran Hz. Muhammed (sas), ashabını da farz namazların dışında evde kılmaya teşvik etmiş. “Biriniz farz namazını mescitte kıldığı zaman, o namazından evine de bir pay ayırsın. Zira Allah Teâla bu namaz sebebiyle evinde hayır yaratır.” buyurmuş.İlahiyatçı, Prof. Dr. Osman Güner, Peygamberimiz’in (sas) evlerdeki maneviyatı korumanın hikmetini birçok kez dile getirdiğini hatırlatıyor. Bunlardan biri de, “Evlerinizi kabirlere çevirmeyiniz. Şüphesiz şeytan, içinde Bakara Sûresi okunan evden kaçar.” hadis-i şerifi. Bütün bu uyarılarla Hz. Muhammed (sas), namazdan ve Kur’an’dan yoksun evlerin mezarlık gibi cansız ve ölü hale geldiğini anlatıyor. Zira kabre girenlerden ne namaz ne de Kur’an beklenir. İbadetlerden yoksun dünya hayatı da kabir hükmünde.Evrad-u ezkar, evlere hayır ve bereket getirirBu hadis-i şeriflerde hayatı ‘Müslümanca’ yorumlamaya dikkat çekildiğini anlatan Osman Güner, “Tavır ve davranışları mümince sergileyerek, kalp ve ruh hayatı itibarıyla da diri kalmanın yollarını aramalıyız.” diyor. Bu prensibin ise hayatın her anına, her tarafına ilmek ilmek dokunması gerektiğine işaret ediyor. “Yuvalarımız sadece yatıp uyunan, yenilip içilen, beşeri ihtiyaçların karşılandığı otel, lokanta yeri olarak görülmemelidir.” diyen Güner, bu durumu insanın beden ve ruhuyla bir bütün oluşuna benzetiyor. Nasıl ki bedenin ihtiyaçlarını karşılayıp ruhun gıdasını ihmal edince bahtsızlık yaşanıyorsa, aynen evler de maneviyat soluklanan ibadetlerden mahrum bırakılırsa hayat emaresi taşımayan kabristana dönüşür. Yüksek sesle okunan Kur’an, namaz, evrad-u ezkar, misafire ikram, İslami terbiye, sohbet-i canan evleri diri kılan vazifelerin başında geliyor. Bunun aksi halini ise Güner şöyle açıklıyor: “Adeta yaşayan ölüler gibi zahirde düzenli bir ev görünümü sergilerken, hakikatte cansız, ruhsuz bir mekân olma bahtsızlığı yaşatılır evlerimize.”Hadis-i şeriflerde, insanın evinde kıldığı namaz sebebiyle Allah Teala’nın oraya hayır bahşedeceği anlatılıyor. Bu hayır da, kılınan namaz, yapılan hayır-hasenat ve okunan Kur’an sebebiyle meleklerin ve ruhanilerin bu evi ziyaret etmesi, şeytanların oradan kovulması, Allah’ın (cc) orayı bereketli kılması, böylece o saadet yuvasında oturanların kendilerini huzurlu ve mutlu hissetmeleridir.Nitekim Peygamber Efendimiz (sas), bir insanın evine girerken besmele çekmesi sebebiyle şeytanların ümitsizce oradan ayrılacaklarını ifade ediyor. Allah’ın adı anılmadan yenilen bir lokmaya bile şeytanların ortak olduğunu anlatan Güner, “Evlerimizde görmediğimiz şeytani güçlerin hâkimiyet kurmasını istemiyor, oraları meleklerin ziyaret ettiği mekânlara dönüştürmek istiyorsak bir köşesinde mütemadiyen ibadet edilen ve Allah’ın adı anılan mekânlar yapmalıyız.” diyor. Peygamberimiz’in (sas) de evi mescide bitişik olduğu halde nafile namazlarını evinde kıldığını anlatıyor. Prof. Dr. Osman Güner, bu sözlerden cami ve mescitlerde sünnet ve nafile namaz kılmanın caiz olmadığı veya hoş karşılanmadığı anlamı çıkarılmaması gerektiğini de hatırlatıyor.‘Dünya cenneti cehenneme döner’Bediüzzaman Said Nursi, iman hakikatlerinin ve ibadetin eksik olduğu hanelerde endişe ve kederin eksik olmayacağını şu sözlerle ifade ediyor: “Hem her insanın küçük bir dünyası, belki küçük bir cenneti dahi kendi hânesidir. Eğer îmân-ı âhiret o hânenin saadetinde hükümetmezse, o âile efradının her biri, şefkat ve muhabbet ve alâkadârlığı derecesinde elîm endişe ve azaplar çeker. O cenneti, cehenneme döner. Veyahud muvakkat eğlencelerle ve sefâhet­lerle, aklını tenvîm edip uyutur. Devekuşu gibi, avcıyı görür, kaçamaz, uçamaz. Başını kuma sokar, tâ görünmesin. O da başını gaflete sokar, tâ ölüm ve zevâl ve firâk, onu görmesin. Dîvânece bir muvakkat ibtâl-i his nev’inden bir çare bulur. Çünkü meselâ vâlide, ruhunu fedâ ettiği evlâdını dâimâ tehlikelere ma’rûz gördükçe titrer. Ve pederini ve kardeşini eksik olmayan belâlardan kurtaramayan evlâdlar, dâim bir keder, bir korkaklık hisseder. Buna kıyâsen, bu dağdağalı, karârsız hayat-ı dünyeviyede, o mes’ud zannedilen âile hayatı, çok cihetlerle saadetini kaybeder. Ve kısacık bir hayattaki münâsebet ve karâbet dahi, hakîkî sadâkati ve samîmî ihlâsı ve garazsız bir hizmeti ve bir muhabbeti vermez. Ahlâk, o nisbette küçülür. Belki sukût eder. Eğer âhirete îmân o hâneye girse, birden ışıklandıracak. Ortalarındaki münâsebet ve şefkat ve karâbet ve muhabbet, kısacık bir zaman ölçüsüyle değil, belki dâr-ı âhirette ve saadet-i ebediyede dahi o münâsebetlerin devamı ölçüsüyle samîmî hürmet eder, sever, şefkat eder, sadâkat eder. Kusurlarına bakmaz gibi, ahlâk yükselir. Hakîkî insaniyet saadeti, o hânede inkişâfa başlar.”Düzenli Kur’an okuma alışkanlığı ailede başlamalıAile içinde ihmal edilen ve bir türlü takip edilemeyen konulardan biri de düzenli Kur’an ve meal, tefsir okumaları yapmak. Hayatımızdaki bereketsizliğin Kur’an’dan uzaklıktan geldiğini kabul etsek de bundan kurtulmak için eyleme geçmek pek de kolay sayılmaz. Ancak aile içinde evin en küçük ferdini bile dâhil ederek başlatılan okumalar bu alışkanlığın yerleşmesine yardımcı olabilir. Nitekim ilahiyatçı Prof. Dr. Suat Yıldırım, konuyla ilgili bir yazıda, günde iki sayfa okunsa bir senede hatim edileceğini hatırlatıyor. Kur’an’ın sadece Arapçadan değil meal ve tefsirden de takip edilmesi gerektiğini anlatıyor: “Meali hatmeden sûrelerin muhtevalarını, konuların nerelerde geçtiğini bellemeye çalışır. Meal okuyan başkalarıyla Kur’an hakkında müzakere yapabilir.” Peygamberimiz (sas) de, “Bir cemaat Allah’ın evlerinden bir evde toplanır, Allah’ın kitabını okur ve aralarında müzakere ederlerse, üzerlerine sekinet iner. Onları rahmet kaplar ve melekler etraflarını kuşatır.” sözleriyle ümmetini Kur’an okumaya davet ediyor.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder