12 Aralık 2014 Cuma
Ölümü kavuşma saymak
Hayatını özetlemek için üç kelime yeterliydi. O üç kelimeyi de kendisi söylemişti zaten: “Hamdım, piştim, yandım” Hz. Mevlânâ 17 Aralık 1273’te Hakk’ın rahmetine kavuştu. Hayatını bu üç kelimeyle anlatan Allah dostunun, ölümünü ‘düğün gecesi’ anlamına gelen ‘Şeb-i Arus’ diye nitelendirmesi ‘ölmeden önce ölen’ bir kul olmanın doğal neticesiydi.Bîşter â bîşter â cân-ı menPeyk-i der-i Hazret-i Sultan-ı men”“Beri gel, biraz daha beri gel. Ey benim canımı hakiki sevgiliye götürecek olan sevgili, biraz daha beri gel” diyerek Hz. Azrail’e seslenen zat, Hz. Mevlânâ’dan başkası değil. İsmine ‘Ölüm meleği’ desek de elinde tırpanla resmettiğimiz Hz. Azrail’i bu şekilde çağırmak, ‘ölmeden önce ölünüz’ hadisini bilip de anlayamayan günümüz insanının akıl erdirmekte zorlanacağı bir hal. Hz. Mevlânâ da zaten onun için Mevlânâ. Ve işte Hudâvendigâr Mevlânâ Celâleddin’in Rabbi’ne kavuşma gecesi olarak gördüğü için ‘düğün gecesi’ olarak adlandırdığı bu gecenin 741. yıl dönümü yaklaşıyor.Asıl adı Muhammed Celaleddin olan Mevlânâ Hazretleri’nin hayatını anlatmaya doğumundan değil, ölümünden başlamak gerek. Sebebi Rumi Hazretleri’nin ömrü boyunca benzemek için çaba gösterdiği Efendimiz Hz. Muhammed’in (sas) şu hadis-i şerifinde gizli: “İnsanlar uykudadır, ölünce uyandırılır.” Ve bu hadis ki bugün Şeb-i Arus olarak andığımız gecenin özü. Aslında ölümü ‘beden hapishanesinden kurtulma’ ve sevgiliyle kavuşma anı olarak nitelendiren tek zat Hz. Mevlânâ değil. Yunus Emre, ‘Ölen hayvan imiş aşıklar ölmez’ derken de, Hz. Bilal, ‘Bu gece ruhum gurbetten, asıl vatanına kavuşuyor’ derken de aynı hadise işaret ediyorlardı. Ölümün kucağına maşukun kollarına atılır gibi atılma halinin Mevlânâ Hazretleri ile daha çok anılmasının sebebi ise onun hayata gözlerini yumduğu gecenin özel bir isimle anılıyor olmasından kaynaklanıyor. Bu geceye verilen özel isim Şeb-i Arus. Şeb Farsçada gece, Arus ise Arapçada düğün anlamına geliyor. Bu iki kelimenin bir araya gelmesinden ise kul aklımızla tahayyül edemeyeceğimiz derinlikte bir ifade ortaya çıkıyor: Düğün Gecesi.Şeb-i Arus ruhunun ne olduğunu anlamak için Mevlânâ Hazretleri’nin beden kafesi içinde geçirdiği son zamanlarına bakmak yeterli aslında. Abdülbaki Gölpınarlı’nın Mevlânâ Celaleddin adlı kitabında hazretin hastalığının şiddetlendiği günlerdeki ruh hali şu şekilde anlatılıyor: Hz. Mevlânâ, ömrünün son demlerinde ateşli bir hastalığa yakalandı. Hekimler, tedavisine yoğun çaba harcıyor, fakat ateş bir türlü düşürülemiyor sonuç alınamıyordu. Bu sıralarda Konya’da sık sık deprem oluyordu. Halk depremlerden korkup Mevlânâ’ya başvurunca o gülümseyerek, “Korkmayın. Yerin karnı acıktı. Yakında bir yağlı lokma yer ve deprem biter.” der.Ahmed Eflaki’nin Ariflerin Menkıbeleri eserinden aktarılanlara göre ise bir gün hanımı, Mevlânâ’ya hitaben, “Hudâvendigar Hazretleri’nin dünyayı hakikat ve manalarla doldurması için üç yüz veya dört yüz yıllık ömrünün olması lazımdı.” dedi. Mevlânâ cevaben “Niçin? Niçin? Biz ne Firavun ne Nemrud’uz. Bizim toprak alemiyle ne işimiz var? Bize bu toprak aleminde huzur ve karar nasıl olur? Biz birkaç tutuklunun kurtulması için bu dünya zindanında hapsolmuşuz. Yakında Allah’ın sevgili dostunun, Hazreti Muhammed’in yanına döneceğiz umulur.” dedi.Hayata bu şekilde bakan bir zatın ölümü ‘düğün gecesi’ olarak görmesi Mevlânâ olmanın gereği bir bakıma. Şefik Can’ın Divan-ı Kebir’den Seçmeler eserine göre O da vefatından sonra kendisini ziyaret etmek isteyenlere şöyle seslenmiş: “Kardeşim! Benim mezarıma sakın defsiz gelme. Çünkü Allah’ı sevenlere, O’nun huzurunda olanlara dertli olmak, kederli olmak yaraşmaz.”Yine Gölpınarlı’dan aktarılanlara göre cenazesinde nefirler, neyler, rebablar çalınıyor, mazharlar (zilsiz defler) dövülüyor, zillerin, kudümlerin sesleri, çalgıların nağmeleri, hıçkırıklarla boğuluyordu. Naralar atıp sema edenler, feryatlar edip bayılanlar vardı. Tabut ilerleyemiyordu. Evden sabahleyin çıkan tabut, pek yakın olan musallaya akşama yakın varabildi.O Rabb’ine kavuştuğu için mutluydu fakat onu tanıyanlar, Rumi’yi dünya gözüyle bir daha göremeyecek olmanın hüznünü bastırmakta zorlanıyordu. Peki sadece ölümüyle bile anlayabilenlere hikmet dolu desler veren Şeyh, nasıl bir dünya hayatı sürmüştü?Feridüddin Attar’ın gördüğü cevherRumi takvimle 1207 yılında bugün Afganistan sınırlarındaki Belh şehrinde doğan Hz. Mevlânâ, Sultanü’l-Ulema (Bilginlerin Sultanı) olarak bilinen Bahaeddin Veled’in oğludur. Sultanü’l Ulema’nın bazı siyasi olaylardan dolayı ailesiyle birlikte Belh’ten ayrılmak zorunda kalmasıyla ailenin ilk durakları Nişabur olur. Burada Mevlânâ, henüz çocuk yaştayken tanınmış Mutasavvıf Feridüddin Attar ile karşılaşır. Yaşının küçük olması Attar Hazretleri’nin Mevlânâ’da cevher görmesine ve onun takdirini kazanmasına engel olmaz.Daha sonra Bağdat’a ve buradan da hac için Mekke’ye giden aile, Anadolu Selçuklularının en ihtişamlı dönemlerinde Anadolu’ya gelir. Ailesiyle birlikte Karaman’da yedi yıl kalan Hz. Mevlânâ burada Gevher Hatun ile evlenir, Sultan Veled ve Alâeddin Çelebi adında iki oğlu olur. Daha sonra Selçuklu Sultanı Alaeddin Keykubad Sultânü’l-Ulemâ Bahaeddin Veled’i Karaman’dan Konya’ya davet eder ve böylece Hz. Mevlânâ son nefesine kadar yaşayacağı Konya’ya yerleşir. Babasının ölümünden sonra onun müritlerinin Hz. Mevlânâ çevresinde toplanmaya başladığı belirtilir. Ders verdiği İplikçi Medresesi, Mevlânâ’yı dinlemeye gelenlerle dolar. Hz. Mevlânâ’nın 1244’te Şems-i Tebrizi ile tanışması, hayatındaki dönüm noktası olur. Mevlâna’nın ‘mutlak kemâlin varlığını’ gördüğü Hz. Şems ile yaptığı sohbetler nedeniyle çevresindekileri ihmal etmesi üzerine müritleri ve halk tepki gösterir. Ancak beraberlikleri uzun sürmez. Hz. Şems, 1247’de esrarengiz bir şekilde ortadan kaybolur. Mevlâna Şems Hazretleri’nin ölümünden sonra uzun yıllar inzivaya çekilir daha sonraki yıllarda ise Selâhaddin Zerkubi ve Hüsameddin Çelebi, Şems-i Tebrizî’nin yerini doldurmaya çalışır.Yaşamını “Hamdım, piştim, yandım” sözleriyle özetleyen Mevlânâ 17 Aralık 1273 pazar günü Hakk’ın rahmetine kavuşur. ‘Hazret-i Hudâvendigâr’ın vefatının kameri seneyle her yıldönümü gecesi, Konya’da meydan odasının önündeki havuzun başına hasırlar, halılar serilir, herkes toplanır, âyinler okunur, meyveler yenir, sohbetler edilir, böylece bir sema meclisi kurulurdu. Sonunda bir gülbank çekilerek bu hususi âyin-i cem’e son verilirdi. Şeb-i Arus geleneği de bu törenlere dayanıyor ve 1950’li yılların ortasından itibaren Konya’da resmi törenlerle anılıyor.Minyatür diliyle Mevlânâ Celaleddin Rumi’nin cenazesi.Mevlânâ, Konya’ya da sığmaz İstanbul’a da, âşık gönüllere sığarŞeb-i Arus törenlerinin son yıllarda Konya dışında yapılmaya başlanması bazı tartışmaları da beraberinde getirdi. Özellikle İstanbul’da popüler sanatçıların katılımıyla yapılan törenin ‘gösteri’ye dönüştüğünü ileri süren bazı kesimler var. Son olarak Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, Konya dışında yapılan Şeb-i Arus törenlerini ‘çakma’ olarak nitelendirmişti. Cerrahi Tarikatı Postnişi Ömer Tuğrul İnançer ise törenlerin İstanbul’da yapılmasının hiçbir sakıncası olmadığını söylüyor. Zamanında bu törenlerin İstanbul’da beş tekkede Konya’da ise bir tekkede yapıldığını anlatan İnançer, “Güzel olan her şey her yere yayılmalı. Kimsenin malı değildir Hz. Mevlânâ. Ne Konya’ya sığar ne İstanbul’a. O, ancak aşık gönüllere sığar” diyor. İnançer, Şeb-i Arus törenlerinin ticarileşmeye başladığı iddialarına ise şu şekilde cevap veriyor: “Hz. Mevlânâ üzerinden Konyalılar bunca yıllık peynir şekerine Mevlânâ şekeri deyip satarken, kıymalı ve peynirli pidelerin adına Mevlânâ pidesi derken bunlar ticari olmuyor da İstanbullular bilet satınca mı ticari oluyor? Güzel olan her şey her yere yayılmalı.”İlahi aşk, eğlenceye alet edilmemeliProf. Dr. Abdülhakim Yüce (ilahiyatçı): Tasavvufta ruh ve nefs eğitimi adına önemli bir metot olan rabıta-i mevt bu gece münasebetiyle hatırlanmalı hatta kitlelere mal edilmeli. Ancak Hz. Mevlânâ gibi bütün insanlığa mal olmuş bir şahsiyet ve bütün insanlığı kucaklayan ilahî aşk, eğlenceye dönüştürülmemeli. Zira Şeb-i Arus gibi bize Rabb’imizi, hepimizi bekleyen mukadder son ölümü ve ahireti hatırlatması gereken bir ibret günü de eğlenceye çevrilirse, ibret alacağımız, ölümü hatırlayacağımız, günah ve sevaplarımızı düşünüp kendimizi hesaba çekeceğimiz gün ne olacak? Tabii ki ilahî okumak güzel şeydir ama bu asla eğlence havasında olmamalı. Sema bir vecd halidir, kişinin Allah aşkıyla kendinden geçip bu aşkla sema yapmasıdır. Sema tarihini anlatan hemen her yazıda şu ifadeler geçiyor: “Önceleri bilhassa İstanbul tekkelerinde mukabele zamanları vecdin gelişine, bir heyecanın zuhuruna bağlı olarak sema yapılırdı.” Düğün ise bir sevinç ve eğlence zamanıdır, orada aşk-ı ilahinin kişiyi vecde getirmesi beklenmemeli. Bu düğünün ruhuna aykırı olduğu gibi, semanın ruhuna da tamamıyla terstir. Spor salonlarında ve eğlence formatında geniş insan kitlelerini eğlendirmek için yapılan semaya da sema demek tartışılır.
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder